Ramazan’ın neyi yok ki? Merhameti, diğerkamlığı, vicdanı, empatisi, ikramı, nefse gem vurması vardır. Yani Ramazan, bir medeniyetin izdüşümüdür. O sadece nefsi bir açlık değildir, olmamalıdır da. Ramazan’ı böyle bütüncül anlarsak onun bir manevi iklim hareketi olduğunu da kavrarız. Ramazan, sadece açlık ve tokluk meselesi değildir. Ramazan’ın ne kadar hayati olduğunu da ayrı bir başlık olarak tartışalım derim.
Ramazan, manevi bir yolculuğun adıdır. Öncellikle bir kulluk bilincidir. Yani tuttuğun zaman aldığın bir sevap olacaktır. Bu tartışmasız kabulümüzdür. Bugün yaptığımız diyet, oruç değildir. Su orucu filan komik bir kelime oyunudur. Oruç, açlığa alet edilecek hafiflikte bir kelime değildir. Oruç, ötekini anlamanın halidir. Açı, yoksulu, olmayanı anlamak için yaptığımız bir fiildir. Orucun ruhunu ancak böyle anlarız. Merhameti, yardımı, tasadduku, fitreyi Ramazan’la birlikte anlarız. Yani oruç, topyekûn bir mutluluk aracıdır.
Ramazan’ın ayrı bir kültürel kodu da olmalıdır. Vardır da. Oruç tutamıyorsanız bedelini bir yoksula ve ihtiyaç sahibine ödersiniz. Bu bile bir telafidir. Sahiplenmedir. Orucu tutamıyorum ama oruç tutana da saygım var. Rabbimin izniyle eksiğimi bir sevaba dönüştüreyim. Oruç bu açıdan adalet, eşitlik ve ahenk unsurudur. Sizin tutamadığınız bir oruç bedeli(fidye), yoksulun tuttuğu oruca kaynaklık ediyor. Oruç tutan vatandaş da sizinle zihinsel eşitliğe kavuşuyor. Oruç, bu bakımdan maddi bir arınma vesilesidir.
Orucun bir özelliği de yarattığı ekonomi ve dayanıklılıktır. Oruç tutan birey, aylar öncesinden orucun arınma alanına girer. Hazza, yemeye içmeye, zevke, israfa,cinseliğe vb. bir ara verir. Azla yetinmeyi, vücudu terbiye etmeyi, iradeyi nefs yapmayı önceler. Oruçta bunu yapmayacağım, tövbe edeceğim, ibadet yapacağım durumları böyle bir beklentiye dayanır. Doğrudur da Ramazan’da suç oranımız da düşer. İnsan ruhu dayanaklı hale gelir. Ramazan sonrası her Müslüman fit olur. Ruhen de dingin olur.
Ramazan kendi kültürel ortamını da oluşturur. Onun için kuşatıcıdır. Oruç tut bizi derken boşuna söylemiyoruz. Enderun namazı, hatimle teravih, ilahiler, nefesler, programlar Ramazan’ın ikramiyeleridir. Şairler Ramazaniye de yazardı.Bir Ramazaniye’de Enderunlu Vasıf’tan:”Sad şükr gelen mâlı-i şerîf-i Ramazândır/Hakk’ın niam ü rahm eti mebzûl-i cihandır/Cünd-ı şeh-i gufrân-i İlâhî güzerândır/Miftâh-i der-i kenz-i atasıdır İlâhın/Zannetme hilâl-i meh-i rûze lemeândır/Açıldı yine mısra-i dervâze-i gufran/Hak’tan taleb-i mağfirete vakt ü zamandır.” Sezai Karakoç’un oruç dizeleri de güzeldir! “Ve orucun iftarı vardır. Oruç müminin kalbinde iftar eder.” der.
Oruç sizi geliştirmiyor, Ramazan sizi ileriye götüremiyorsa, sizin yaşam politiğinizde bir eksiklik vardır. Yıllar sonra mahya asılan Ayasofya Camisi sizi mutlu etmedi mi? Fatih’in fermanını yerine getirmedik mi? Evet. Hepsi bizi mutlu etmelidir. Garip gurabaya iftar ve sahur sofraları kurmalıyız. Şatafatsız, düzgün iftarlar temin etmeliyiz. Hele bu ekonomik sıkıntıda daha çok dayanışma orucuna ihtiyacımız var.
Tuttuğumuz orucun makbul, kıldığımız namazın şifa olması için, acil Ramazan idrakine sarılmalıyız. Dünya mazlumlarına, halkımıza gıda kolileri yapmalıyız. Ramazan sofrasının neşesi olan güllaç, sütlaç, hurma vb. güzellikleri başat yaşatmalıyız. Ramazan böyle çoğulcu bir kültürün, eşitliğin, adaletin taşıyıcısıdır. Bir ay da olsa yoksul varsıl, varsıl olan da kültürel zengin olmalıdır. Ramazan’ı bu bilinçle idrak eden Müslüman, orucun manevi dünyasına girmiş olacaktır. Yoksa oruç, gösterişçi bir dindarlığın aracı olarak kalacaktır. Haydi gönülleri yapmaya, Ramazan’a kavuşmaya, Oruca sığınmaya derim. Tüm bu güzelliklerle iyi bir Ramazan, kutlu bir oruç, içimize sinen bir ahlaki hikmet arayışımız olsun.
Bu da salih bir Ramazan ve kutsal bir oruçla mümkün. Sezai Karakoç ustanın “Oruç Da Acıkır” başlıklı Ramazan satırlarıyla seslenelim: “Siz sanmayın ki, oruçta yalnız siz susar, siz acıkırsınız. Oruç da susar, oruç da acıkır. Çünkü: Oruç da canlıdır. Sizin gibi. Hatta sizden fazla. Çünkü: Onda, ölümün eriteceği et ve kemik de yok. İnsan, sağken bile ölüme karışıktır. Biz, hayatla ölümün karıştığı bir terkibiz. Sağken, hayat ölüme baskındır ve ölümü kullanır. Sonra yaşlandıkça, ölüm güçleri yavaş yavaş artar ve ölüm yüzdesi, hayat yüzdesinin üstüne çıkar bir gün. İşte o gün ölmüşüzdür, ölüm hayatı kullanmaya başlamıştır. Toplum yaşayışında da böyle. Ecel olarak gelen ölüm, bu hayat-ölüm çatışmasını kesin bir sonuca bağlar. Ama oruç yüzde yüz diri, saf olarak diridir. Net diridir, insan gibi brüt değildir.
Bizden daha canlı, bizden daha cıvıl cıvıl olan bu gök varlığı orucun susadığı su, acıktığı yemek nedir öyleyse?
İsa Çolaker Kişisel Web Sitesi Edebiyat ve deneme yazıları
